(Adını siz koyun bu sevginin…)
Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu gerçekten yaşayanlar arasında dağlar kadar fark vardır.
Bir ermiş, bu farkı göstermek istemiş. Önce sevgiyi sadece dillerinde taşıyanları çağırmış, onlara büyük bir sofra hazırlamış. Önlerinde dumanı tüten çorbalar ve bir metre uzunluğunda kaşıklar… Ermiş gülümseyerek demiş ki:
— “Bu çorbayı yalnızca bu uzun kaşıklarla içeceksiniz.”
Başlamışlar denemeye. Kaşıklar o kadar uzun ki, çorbayı ağızlarına götürene kadar dökülüp saçılıyor. Herkes birbirine bakmış, sonra pes etmiş. Aç kalkmışlar sofradan.
Sonra ermiş bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri çağırmış. Yüzleri ışıldayan, gözleri gülümseyen insanlar… Oturmuşlar sofraya. Ermiş buyurun demiş. Onlar uzun kaşıklarını çorbaya daldırmış, ama kendilerine değil, karşısındaki kardeşlerine uzatmışlar.
Böylece herkes birbirini doyurmuş. Sofradan kalkarken şükrederek gülüyorlarmış.
Ermiş demiş ki:
“Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görürse, aç kalır.
Kim kardeşini düşünür, doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulur.
Gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.”
— Bir Parantez de Biz Açalım…
Sevgisiz büyüyenle, sevgisiz yaşayan arasında dağlar kadar fark vardır.
Sevgisiz büyüyen, çocukken bir kaşığı bile paylaşmayı öğrenemez. Büyüyünce de hep egoist olur, hep “önce ben” der.
Ama sevgiyi bilen, sevgiyle büyüyen mülayim olur; sofrada başkasını doyurmayı düşünür çünkü bilir ki: Veren el, alan elden üstündür.
Belki de hayatımızın özeti bu sofrada gizli… Dönüp bir bakalım; biz bu hayatta kimin karnını doyurduk, kimleri sevindirdik, kaç kez kaşığımızı karşımızdakine uzattık?
Belki de asıl soru şu:
“Bu hayatta kaç kırlangıç kovaladık, kaçını elimizden kaçırdık?”
Son Söz:
Adını siz koyun bu sevginin… Ama unutmayın; paylaşmakla eksilmezsiniz, aksine çoğalırsınız.
Sağlıklı kalın…



