Yıl 1980…
Ay 12 Eylül, günlerden Cuma. Türkiye’nin üzerinden kara bir bulut geçti. Tankların palet sesleri, sabah ezanından önce sokaklarda yankılanıyordu. Silah seslerinin yerini, “Ordu yönetime el koydu” anonsu aldı.
O gün;
- Meclis sustu, milletvekilleri gözaltına alındı.
- Siyasi partiler kapatıldı, liderler Zincirbozan’a gönderildi.
- Üniversitelerden fabrikalara, sendikalardan derneklere kadar her yerde “yasak” tabelaları dikildi.
- İnsanlar kimliksiz sokağa çıkamaz hale geldi.
12 Eylül bir “düzen” getirdi denildi, ama aslında binlerce insanın hayatı karardı. İşkencehanelerden çığlıklar yükseldi, gençler idam sehpalarında sallandırıldı. Bir neslin umutları, tankların altında ezildi.
Bugün, 12 Eylül’ün üzerinden 45 yıl geçmişken, hâlâ tartışıyoruz:
O gün darbe ile susturulan sesler, bugün hâlâ kısık mı? Yoksa halkın hafızasında daha gür mü?
Unutmayalım: 12 Eylül sadece bir tarih değil, bir uyarıdır. Demokrasiye pranga vurulursa, bedelini daima halk öder.
Benim 12 Eylül Sabahım
O sabah uyandığımda radyodan gelen “Yurtta sükûnu sağlamak maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur” anonsu hâlâ kulağımda. Sokağa çıktığımda sessizlik vardı; ama o sessizlik huzurun değil, korkunun sessizliğiydi. İnsanlar başını kaldırıp birbirinin yüzüne bakmaya çekiniyordu. O an anladım ki, ülkede söz bitmiş, emir başlamıştı...
Sağlıklı kalın...




