Gazetecilik, bir heves ya da masa başında yaz tuşuna basmak değildir. Hele ki önüne gelenin “Ben de gazeteciyim” dediği bu günlerde, gerçek gazeteciliğin ne demek olduğunu hatırlamak şarttır. Basın her zaman “dördüncü güç” olarak anılır, ama bunu hakkıyla uygulayan kaç kişi kaldı?
Bizim meslek, kurşun satır kokusunu içine çekmeden, şimşir harflerin soğukluğunu ellerinde hissetmeden, tipo baskının uğultusunu duymadan anlaşılmaz. Şimdi her şey bir tuşa basmaya kaldı: Fotoğrafı telefonla çek, haberi yaz, gönder. Oysa bir zamanlar gazetecilik, başlı başına macera dolu bir serüvendi.
O NE GÜZEL İSTANBUL…
1970’li yılların gazetecilik dünyası bambaşkaydı. Gazetelerin çocuğu Cağaloğlu ve Bab-ı Âli’deydi. O sokaklar, gece gündüz demeden çalışan gazetecilerin uğultusuyla yaşardı. Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Erol Simavi, cebinde telefon jetonu olmayan muhabire iş vermezdi. Çünkü o dönem Apple yoktu, internet yoktu, haber telefon kulübelerinden manuel bağlanırdı.
Saat beş oldu mu, gazeteler basılır, kamyonlara yüklenir, Anadolu’ya yetiştirilecek gazeteler için büyük bir yarış başlardı. O zaman Boğaz Köprüsü de yoktu; Sirkeci’den feribota ilk binen kazanırdı. Bu yarış, filmlere bile konu oldu. Ayhan Işık, Ekrem Bora ve Kadir Savun’un oynadığı “Hızlı Yaşayanlar” filmi, o dönemin gazete heyecanını beyaz perdeye taşıdı. Gazetenin hazırlanışı, basılışı, okuyucuya ulaşması bile ayrı bir maceraydı.
HERKES HADDİNİ BİLMELİ…
Bugün ise, kokoreççisinden kuaförüne kadar herkes gazetecilik iddiasında! Oysa gazetecilik bir etik ve onur mesleğidir. Herkes haddini ve hattını bilmeli! Gazeteci dediğin, doğrunun peşinde koşar, halk için yazar, mesleğin itibarını korur.
Unutmayalım ki gerçek gazetecilik; mürekkep kokan ellerle, gece yarısı haber peşinde koşarak yapılır. Gerisi, olsa olsa birer “masa başı gösterisidir.”
Sağlıklı kalın...




