O, hiçbir zaman bağırmadı.
Slogan atmadı.
Meydanlarda nutuk çekmedi.Ama yazdıkları,
bir bağırıştan daha gürültülüydü.Devleti severdi.
Ama devleti yönetenlerin
hata yapabileceğini yazacak kadar da cesurdu.İşte mesele tam da burada başladı.Çünkü bu topraklarda çoğu zaman
devleti sevmek,
yanlışı görmezden gelmek sanıldı.
O ise görmezden gelmedi.Kalemi;
emir almıyordu,
izin istemiyordu,
kimseye de yaranmaya çalışmıyordu.Bir süre okudular.
Sonra rahatsız oldular.
Ardından susturmak istediler.Önce görmezden geldiler.
Yetmedi.
Sonra yalnızlaştırdılar.
O da yetmedi.Ve en sonunda
“fazla yazıyor” dediler.Oysa o sadece
olması gerektiği kadar yazıyordu.Susturulduğunda
bir köşe yazarı eksilmedi.
Bir ülkenin
kendi kendine konuşma hakkı eksildi... Yalnız Bırakılarak Susturulan Adamİkinci kalem bağırmadı.
Birincisi gibi sakindi.
Ama onun yükü daha ağırdı.Çünkü o,
yalnızca iktidarla değil,
kendi mahallesinin suskunluğuyla da sınandı.Yanlış nereden gelirse gelsin
yanlış demeyi bildi.
Bu yüzden ne tam “bizden” oldu
ne de “onlardan”.İşte bu yüzden
en kolay susturulan o oldu.Kapısı çalınmadı.
Telefonu çalmadı.
Davet edilmedi.Bir gün uyandı ve fark etti ki
etrafındaki kalabalık
sessizce dağılmış.Yazmaya devam etti.
Ama artık
yazdıkları yalnız okunuyordu.Bu ülkede susturmanın
en sinsi yolu budur dostum:
Sesini kısmak değil,
sesine cevap vermemek.Ve o cevap gelmeyince
kalem insanın elinde ağırlaşır.Yine de bırakamadı.
Çünkü bazı insanlar için yazmak,
geçim değil
vicdan meselesidir.Yalnız kaldı.
Ama eğilmedi... Bedel Ödeyen AdamÜçüncü kalem,
diğerleri gibi önce okunmadığı için değil,
fazla okunduğu için susturulmak istendi.Çünkü o yazdığında
taş yerinden oynardı.
İsimler rahatsız olurdu.
Kolay kurulmuş düzenler sarsılırdı.O, yazının sonunda ne olacağını bilerek yazdı.
Telefonların susacağını,
dost bildiklerinin yolunu değiştireceğini,
kapıların birer birer kapanacağını…
Hepsini bilerek.Ama yine de yazdı.Çünkü bazı kalemler vardır dostum,
bedeli bilmeden değil,
bedeli göze alarak tutulur.Mahkeme salonlarını gördü.
Tehditleri duydu.
“Bir daha yazma” diyenleri tanıdı.Ve en ağır olanı şuydu:
Yazdıklarının tek tek doğru çıkması
onu aklamadı,
daha da hedef yaptı.Bu ülkede bazen haklı olmak,
en pahalı suçtur.Susturulmak istendi.
Ama susmadı.Çünkü o şunu çok iyi biliyordu:
Bir kalem susarsa
arkasından bin kişi susar.
Ama bir kalem direnirse
bir gün mutlaka
birileri konuşmaya başlar. SON SÖZ YERİNEBu üç kalem,
aynı masada oturmadı belki.
Aynı yılları da paylaşmadılar.Ama aynı kaderde buluştular.Onları susturmak isteyenler
güçlüydü.
Yetkiliydi.
Geçiciydi.Kalemler ise
yalnızdı.
Zayıftı sanıldı.
Kalıcılıktı.Bugün hâlâ konuşuyorsak,
hâlâ yazıyorsak,
hâlâ hatırlıyorsak…Bil ki dostum,
o üç kalem
tam olarak susturulamadı.Sağlıklı kalın...
Slogan atmadı.
Meydanlarda nutuk çekmedi.Ama yazdıkları,
bir bağırıştan daha gürültülüydü.Devleti severdi.
Ama devleti yönetenlerin
hata yapabileceğini yazacak kadar da cesurdu.İşte mesele tam da burada başladı.Çünkü bu topraklarda çoğu zaman
devleti sevmek,
yanlışı görmezden gelmek sanıldı.
O ise görmezden gelmedi.Kalemi;
emir almıyordu,
izin istemiyordu,
kimseye de yaranmaya çalışmıyordu.Bir süre okudular.
Sonra rahatsız oldular.
Ardından susturmak istediler.Önce görmezden geldiler.
Yetmedi.
Sonra yalnızlaştırdılar.
O da yetmedi.Ve en sonunda
“fazla yazıyor” dediler.Oysa o sadece
olması gerektiği kadar yazıyordu.Susturulduğunda
bir köşe yazarı eksilmedi.
Bir ülkenin
kendi kendine konuşma hakkı eksildi... Yalnız Bırakılarak Susturulan Adamİkinci kalem bağırmadı.
Birincisi gibi sakindi.
Ama onun yükü daha ağırdı.Çünkü o,
yalnızca iktidarla değil,
kendi mahallesinin suskunluğuyla da sınandı.Yanlış nereden gelirse gelsin
yanlış demeyi bildi.
Bu yüzden ne tam “bizden” oldu
ne de “onlardan”.İşte bu yüzden
en kolay susturulan o oldu.Kapısı çalınmadı.
Telefonu çalmadı.
Davet edilmedi.Bir gün uyandı ve fark etti ki
etrafındaki kalabalık
sessizce dağılmış.Yazmaya devam etti.
Ama artık
yazdıkları yalnız okunuyordu.Bu ülkede susturmanın
en sinsi yolu budur dostum:
Sesini kısmak değil,
sesine cevap vermemek.Ve o cevap gelmeyince
kalem insanın elinde ağırlaşır.Yine de bırakamadı.
Çünkü bazı insanlar için yazmak,
geçim değil
vicdan meselesidir.Yalnız kaldı.
Ama eğilmedi... Bedel Ödeyen AdamÜçüncü kalem,
diğerleri gibi önce okunmadığı için değil,
fazla okunduğu için susturulmak istendi.Çünkü o yazdığında
taş yerinden oynardı.
İsimler rahatsız olurdu.
Kolay kurulmuş düzenler sarsılırdı.O, yazının sonunda ne olacağını bilerek yazdı.
Telefonların susacağını,
dost bildiklerinin yolunu değiştireceğini,
kapıların birer birer kapanacağını…
Hepsini bilerek.Ama yine de yazdı.Çünkü bazı kalemler vardır dostum,
bedeli bilmeden değil,
bedeli göze alarak tutulur.Mahkeme salonlarını gördü.
Tehditleri duydu.
“Bir daha yazma” diyenleri tanıdı.Ve en ağır olanı şuydu:
Yazdıklarının tek tek doğru çıkması
onu aklamadı,
daha da hedef yaptı.Bu ülkede bazen haklı olmak,
en pahalı suçtur.Susturulmak istendi.
Ama susmadı.Çünkü o şunu çok iyi biliyordu:
Bir kalem susarsa
arkasından bin kişi susar.
Ama bir kalem direnirse
bir gün mutlaka
birileri konuşmaya başlar. SON SÖZ YERİNEBu üç kalem,
aynı masada oturmadı belki.
Aynı yılları da paylaşmadılar.Ama aynı kaderde buluştular.Onları susturmak isteyenler
güçlüydü.
Yetkiliydi.
Geçiciydi.Kalemler ise
yalnızdı.
Zayıftı sanıldı.
Kalıcılıktı.Bugün hâlâ konuşuyorsak,
hâlâ yazıyorsak,
hâlâ hatırlıyorsak…Bil ki dostum,
o üç kalem
tam olarak susturulamadı.Sağlıklı kalın...







