Ne Oldum Değil, Ne Olacağım
Kibir, yükselmek değil; düşüşü hızlandırmaktır. Büyük olan, bağıran değil; insan kalandır.
Bazı insanlar vardır, daha merhaba demeden yukarıdan bakar.
Omzu geride, çenesi havada, sesi buyurgan…
Sanki büyük dağları kendi yaratmış, küçük dağlar da babasından miras kalmış gibi.
Oysa hayat, kimseye tapulu değildir.
Bugün koltukta oturan, yarın sırada bekler.
Bugün makamda olan, yarın tabelanın gölgesinde kalır.
İnsan, en çok yükseldiğini sandığı yerde düşmeyi öğrenir.
Toplumda hızla yayılan bir hastalık var: kibir.
Ne oldum deliliği…
Henüz olmadan olmuş gibi davranmak.
Bir unvan, bir yetki, bir kartvizit görünce;
insanlıktan istifa etmiş gibi gezmek.
Hele bir cümle vardır ki, kibirin kristalleşmiş hâlidir:
“Benim kim olduğumu biliyor musun?”
Bu söz, gücün değil; güçsüzlüğün ilanıdır.
Kim olduğunu bilen insan, bunu bağırarak söylemez.
Kimliğini sesiyle değil, duruşuyla taşır.
Bu cümle; büyüklüğün değil, küçüklüğün itirafıdır.
Bu laf en çok kime söylenir?
Güvenliğe, memura, garsona, şoföre, vatandaşa…
Yani kendince “altında” gördüğüne.
Çünkü kibir, yukarıya değil; aşağıya doğru konuşur.
Oysa hayat, terazidir.
Bugün seni tartar, yarın seni tartarlar.
Bugün başkalarını küçümseyen,
yarın aynı kapıda beklerken başını öne eğer.
Bizim kültürümüzde boşuna dememişler:
“Çıktım incir ağacına, topladım hamını mamını;
düşersen görürsün ananın hörekesini.”
Yani yüksekteyken konuşmak kolaydır,
ama düşerken tutunacak dal bulamazsın.
İnsanoğlu evrenden hep ister.
Yetmez. Daha ister.
Makam ister, güç ister, alkış ister…
Ama şükür eksikse, tevazu yoksa;
elde edilen her şey kibire dönüşür.
Asıl mesele şudur:
Ne oldum değil, ne olacağım.
Bugünü değil, yarını düşünmek.
Unvanı değil, iz bırakmayı önemsemek.
Korku salmak değil, saygı kazanmak.
Çünkü insanı büyük yapan;
yüksekten konuşması değil,
yere basarken bile insan kalabilmesidir.
Ve unutulmamalı:
Bu hayatta herkesin bir gün
sıraya gireceği bir kapı vardır.
O kapıda ne kartvizit geçer,
ne ünvan…
Orada sadece insanlığın tartılır.
Sağlıklı kalın…