Eski İstanbul'un Havadis "Babıali'si"
Babıali… 'Yüce kapı' demek.
Bir zamanlar yalnızca devletin kapısı değildi bu.
İstanbul’un kalbi atardı orada. Kalem kokardı, mürekkep akar, gece gündüz haber kovalanırdı.
O sokaklardan geçen her gazeteci, sadece haber yazmazdı…
Tarihe not düşerdi.
Bir yanda Babıali’nin taş sokakları…
Diğer yanda omuz omuza çalışan muhabirler…
Kimse kimseyi geçmek için değil, doğruyu bulmak için yarışırdı.
Ama bugün?
Bugünün bazı “yeni yetme” gazetecileri…
“Ben Babıali’de yetiştim” demeyi bir kimlik, bir paye sanıyor.
Oysa Babıali’de yetişmek,
kahvehanede hikâye anlatmak değildi…
Babıali’de yetişmek;
gece yarısı telgraf başında haber beklemekti.
Baskı makinesinin başında sabahı görmekti.
Yanlış yazdığın bir cümlenin hesabını vermekti.
Şimdi ne oldu?
Gazetecilik, bir zamanlar bulunduğu yerden
yıllar içinde İkitelli ve Bağcılar gibi yeni merkezlere taşındı.
Kötü mü?
Hayır.
Ama mesele mekân değil…
Mesele ruh!
Eğer o ruh yoksa…
İkitelli’de de çalışsan, Bağcılar’da da yazsan,
Babıali’den geçmemiş sayılırsın.
Çünkü Babıali bir semt değildir sadece…
Bir ahlaktır.
Bugün bakıyorum…
Bazıları hâlâ “Babıali’de çalıştım” diye anlatıyor.
İyi de kardeşim…
Babıali senin ağzında bir hatıra mı,
yoksa gerçekten yaşanmış bir emek mi?
Gazetecilik, masal anlatmak değildir.
Gazetecilik, yaşanmamış bir şeyi yaşanmış gibi süslemek hiç değildir.
Gazetecilik;
gerçeği eğmeden, bükmeden, korkmadan yazmaktır.
O yüzden diyorum ki…
Eğer gerçekten Babıali’de yetiştiysen,
onu anlatmana gerek yok.
Yazdığın zaten anlatır seni.
Ama eğer sadece hikâyesini anlatıyorsan…
Bil ki o kapıdan içeri hiç girmemişsindir.
Ve unutma:
Babıali’nin kapısı herkese açıktı…
Ama herkes orada kalamadı.
Ve sözün özü şudur:
Babıali’de olmak,
bir mekâna sahip olmak değil…
bir duruşa sahip olmaktır.
Kalemi omzuna yük değil,
emanet bilenler Babıali’dendir.
Gerisi mi?
Onlar sadece…
eski İstanbul’un hikâyesini anlatır.
Ama o hikâyenin içinde yer alamaz.
Sağlıklı kalın…